HABER DETAY
- Ana Sayfa>
- Haberler >
Diğer Haberler

KASTEN ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS
16-Ağustos

CİNSEL DOKUNULMAZLIĞA KARŞI SUÇLAR
16-Ağustos

BASİT CİNSEL SALDIRI VE SARKINTILIK
16-Ağustos

Ziyaretler
16-Ağustos

Desiat Yeni Yönetim Kurulu
17-Nisan

KASTEN ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS
Tarih: 16 - Ağustos
KASTEN ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS İLE KASTEN YARALAMA SUÇLARININ MANEVİ UNSUR BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
‘Kasten öldürmeye teşebbüs ile kasten yaralama suçlarının manevi unsur bakımından değerlendirilmesi’ inceleme konumuzdur. Çalışmamızda da genel olarak; suçun manevi unsuru ve kast kavramı, kast çeşitleri: doğrudan kast ve olası kast, kasten öldürme suçu, kasten öldürme suçuna teşebbüs ve gönüllü vazgeçme, kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, kişinin kastının öldürmeye yönelik olup olmadığının tespiti, bu tespitin yapılması konusunda Yargıtay ve öğreti tarafından ortaya koyulan kıstaslar inceleme konusu yapılacak olup, kastın ispatı ve kast bakımından şüpheden sanık yararlanır ilkesinin ( in dubio pro reo ) uygulama alanı incelenecektir.
Anahtar Kelimeler: Manevi unsur, Kast, Teşebbüs, İspat, Kastın İspatı, Kasten Öldürme, Öldürmeye Teşebbüs, Kasten Yaralama
SUÇUN MANEVİ UNSURU/ KUsurluluk
Kusurluluk hem ceza hukukunda hem de özel hukukta önemli ve problemli bir alandır. Özellikle 5237 sayılı TCK ile getirilen yeni düzenlemeler kusurluluğa ilişkin Alman doktrinindeki tartışmaları Türk doktrinine taşıyarak uygulamada kafa karışıklığı yaratarak belirsizliğe neden olmaktadır.[1]Belirli bir fiil ile fail arasında ve esas itibariyle psikolojik nitelikte bir bağlantı olarak kabul ettiğimiz ‘kusurluluk’, çeşitli şekillerde görülebilir.[2]
Subjektif ceza sorumluluğu, yani kusurluluk, kast ve taksirden oluşmaktadır. Bu sorumluluk, öğretide ‘manevi unsur’ olarak da ifade edilmektedir. Ve bu unsur olmadan bir suçtan bahsedebilmek mümkün değildir.
Her ne kadar kusur, hareket edebilmek açısından önem teşkil etmese de kusurlu kişiyi cezalandırabilmek için bir şart olarak karşımıza çıkmaktadır. Kusur yeteneği incelenen fail kusur yeteneğine haiz ise, somut olay ve koşullar incelenerek zararlı neticeden dolayı failin kastına veya taksirine göre sorumluluğu belirlenecektir. Nitekim ‘kusursuz ceza olmaz’ ilkesi de bu görüşü destekler niteliktedir.
Görüldüğü üzere kast ve taksirin çifte işlevi bulunmakta olup hem suçun oluşması hem de ceza tayini yapılabilmesi için araştırılması zorunluluk arz etmektedir.
‘Kasten öldürmeye teşebbüs ile kasten yaralama suçlarının manevi unsur bakımından değerlendirilmesi’ inceleme konumuzdur. Dolayısıyla yazımıza da kastı inceleyerek başlamamız gerekmektedir.
KAST NEDİR VE UNSURLARI NELERDİR
Kast hususunda farklı teoriler mevcut olmakla birlikte genel olarak Fransız yazarlarınca üzerinde birleşilen tarif şöyledir: “Failde bulunan ve kanunun koyduğu yasalara karşı geldiğine ilişkin olan bilinç, kastı teşkil eder.”.Bizler de kastı, “öngörülen ve suç teşkil eden bir fiili gerçekleştirmeye yönelen irade”[3] şeklinde tanımlamayı uygun bulmaktayız. Ek olarak 5237 sayılı Ceza Kanunu da kastı tanımlamaktadır: “Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.”
Tanımlardan da anlaşılacağı üzere kastın iki unsuru vardır: düşünme ve öngörme (bilme) unsuru ile irade (isteme) unsuru. Kastın bilme unsuru isteme unsurundan önce gelir dolayısıyla öncelikle bilme unsuru incelenecektir.
Düşünme ve öngörme unsuru, günümüzde ‘bilme’ olarak da ifade edilmektedir ki, söz konusu unsur kastı taksirden ayıran en esaslı noktadır. Ceza hukukumuzda kast esas sorumluluk şekli sayılmakta olup, taksirli sorumluluk hali ise istisnai nitelik taşımaktadır. Nitekim bir suç gerçekleştiği zaman kast kendiliğinden araştırma konusu yapılıp suçun kanuni tanımında olmasa bile incelenmekte; taksir ise suçun kanuni tanımında mevcut ise araştırılmaktadır.[4]
Yargıtay kararında da bahsedildiği üzere, “Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilinmesini gerektirdiğinden, maddi unsurların bilinmemesi hâlinde kasten işlenen bir haksızlıktan bahsedilemez.”[5] Bilinmesi gereken unsurların neler olduğu, suçun yapısına bağlı olarak değişmektedir. Bu konudaki kesin ölçüt, suçun kanuni tanımıdır. Çünkü suça özelliğini kazandıran ve fail tarafından bilinmesi gereken unsurlar bu tanımda belirlenmektedir.[6] Dolayısıyla bir suçun ‘kasten’ işlenebilmesi için, suçun ‘kanuni tanımındaki’ unsurların bilinmesi gerekmektedir. Bilmenin kapsamına ise Prof. Dr. Nur Centel kitabında işaret etmiştir:
“Fail öncelikle işlediği suçun yasada gösterilmiş olan tüm unsurlarını bilmeli, yani öngörmüş olmalıdır. Fail, ayrıca, suçun kurucu unsurlarını, yaptığı ve yapacağı hareketi bilmelidir. Bu bağlamda failin suçun maddi konusunu bilmesi gerektiği gibi; fail sonucu da bilmiş ve öngörmüş olmalıdır. Öte yandan fail, suça etkili olan ağırlaştırıcı nedenleri, mağdurla ilgili, örneğin memur olma gibi hukuki veya usul-füruğdan olma gibi fiili özellikle bilmelidir. Buna karşılık, kastta bilme unsurunun nedensellik ilişkisini kapsaması gerekmez (bknz Weber Kastı). Öte yandan bilme unsurunun suçun hafifletici nedenlerini, cezalandırılabilme ve kovuşturma şartlarını, ceza verilmesini engelleyen kişisel nitelikleri ve hukuka uygunluk nedenlerini kapsaması gerekmez.”[7]
İrade unsuru, günümüzde ‘isteme’ olarak da ifade edilmektedir. Kastın varlığı için, hareketten doğacak sonucun sadece bilinmesi, yani tasavvur edilmesi, öngörülmesi yeterli değildir. Ayrıca sonucun istenmesi de gerekir. Buna, kastın irade unsuru da denir.[8] Kasta asıl özeliğini veren isteme unsurudur.[9] İlgili Yargıtay kararında, “İsteme ( irade ) Unsuru; Bir şeyin bilinmiş olması, o şeyin aynı zamanda istenmiş olduğunu göstermez. Yani, öngörme, aynı zamanda isteme anlamına gelmez. Bu nedenle, failin kasten hareket ettiğini söyleyebilmek için, başta kanunda tanımlanan sonuç alt unsuru olmak üzere, öngördüğü tüm hususları aynı zamanda istemiş olması gerekir.”[10] denilmek suretiyle bu unsura yer verilmiştir.
Sonucun meydana gelmesi durumunda buna bağlı olarak başka sonuçların da meydana gelmesi söz konusu ise, failin iradesinin asıl sonuç yanında bu zorunlu sonuçları da kapsadığı kabul edilir. Çünkü bu durumda, fail açısından fark etmese veya hoşuna gitmese de, eylemin elde edilmek istenen sonucuyla zorunlu olarak bağlantılı bulunan ve tasavvur edilen sonuçlar da istenmiştir. Yani istenmiş olan sadece zaruri olarak tasavvur edilen değil, bunun dışında fiilin elde edilmek istenen sonucuyla zorunlu olarak bağlantılı görünen sonuçlardır.[11]
Mesela, ertesi gün arabayı ilk defa çocuğunu kreşe bırakmak için kullanacak olduğu bilinen eşin, arabasının frenlerinin eşi öldürmek amacıyla boşaltılması durumunda çocuğun da ölmüş olması neticesinde, ilgili çocuk açısından da kastın varlığından bahsedilebilecektir.
Ancak, söz konusu diğer sonuçların gerçekleşmesini istememiş ve bunun için çaba göstermiş fail açısından kastın bütün sonuçları kapsadığını söylemek mümkün değildir. Bu halde bilinçli taksir kurumu gündeme gelecektir.
Bilmek ve istemek varsa o noktada kastın varlığından söz ederiz. Ancak burada da ikili bir ayrım yapmamız gerekmektedir. Nitekim 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu da 2 çeşit kasttan bahsetmektedir:
KAST ÇEŞİTLERİ: DOĞRUDAN KAST VE OLASI KAST
Failin düşünüp öngördüğü bir sonucu gerçekleştirmeye yönelik iradeyle hareket ettiği durumlarda doğrudan kast vardır. Doğrudan kast, failin suçun gerçekleşeceğini ‘açıkça’ öngörmesi demektir.[12] Bununla birlikte Ceza Kanunumuz 21.maddenin 2.fıkrasında diğer bir kast türü olan, olası kasta “Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır.” demek suretiyle yer vermiştir.
S. Thomas d’Aquin’in bir görüşünden çıkartılan bu ayrıma göre, bir neticenin sebebini gerçekleştiren kimse, bu neticeye eklenen diğer hususları da istemiş olur. Şu halde asıl gerçekleşmesi istenen netice bakımından doğrudan doğruya kast vardır; buna eklenen fakat aynı sebepten doğan diğer neticeler bakımından ise dolayısiyle (dolaylı) kast söz konusu olur.[13]
Yani gerçekleşmesi kesin görünen sonucun failce bilinmesi ve istenmesi halinde doğrudan kast, öngörülen muhtemel sonucun meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kastın[14] varlığı Yargıtay tarafından kabul edilmektedir. Olası kast durumunda; fail, bir nevi ‘olursa olsun’ diyerek yan sonucu kabullenmektedir.
“Olası kasıt ile doğrudan kasıt arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin unsur, doğrudan kasıttaki bilme unsurudur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bir kısım neticeleri de doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısından da doğrudan kasıtla hareket ettiği kabul edilmelidir.
Olası kastı doğrudan kasıttan ayıran diğer ölçüt; suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda muhakkak değil ama büyük bir ihtimalle gerçekleşecek olan neticenin meydana gelmesini kabullenmekte ve ‘olursa olsun’ düşüncesi ile göze almakta; neticenin gerçekleşmemesi için herhangi bir çaba göstermemektedir. Olası kastta fiilin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir.
Yargıtay kararında da anlatıldığı gibi, olası kasttaki 'umursamama’ ya da ‘göze alma' tabiri ile bilinçli taksirdeki 'neticeyi istememe' tabiri arasındaki farktan yola çıkılarak somut olayları çözmek her zaman mümkün olmayabilir. Örneğin hasmını öldürmek için bir uçağa bomba yerleştiren bir kişide hasmı ile birlikte aynı uçakta bulunan insanların ölmesini ya da yaralanmasını istemeyebilir. Hatta uçakta zarar görecek kişiler arasında çok üzüleceği kişiler dahi olabilir. Ancak böyle bir durumda dahi neticenin gerçekleşmemesinin mucizelere bağlı olması halinde sanığın kasten adam öldürmeden, neticenin gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olması halinde olası kasttan, neticenin gerçekleşme ihtimalinin gerçekleşmeme ihtimalinden az olması, bir başka deyişle objektif olarak önlenme ihtimali bulunan neticenin önlenebileceğine güven duyulması halinde diğer kriterlerle birlikte yapılacak değerlendirmeye göre bilinçli taksirden söz edilmesi gerekebilir.”[15]
KASTEN ÖLDÜRME SUÇU
Öldürme suçu bakımından kastın oluşması için failin, mağduru öldürebileceğini bilmesi ve ek olarak da öldürmeyi istemesi gerekmektedir. Öldürmeye yönelik kastın tespit edilmesinden sonra, failin hangi saik ve maksatla hareket ettiğinin suçun temel şeklinin oluşması bakımından bir önemi yoktur. Ancak failin kan gütme veya töre saikiyle hareket etmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır cezalandırılmaktadır (TCK m. 82/1-j,k).[16]
Bilindiği gibi insanın iç dünyasına ilişkin bir mesele olan kastın belirtilmesi ve takdiri, olaya göre esas mahkemesine aittir. Öldürme kastının ne zaman olup ne zaman olmadığı hususunda genel bir kural koyulamaz. Somut olaya ve koşullara göre kastın belirlemesi yapılmalıdır. Nitekim ceza hukukunun amacı da maddi gerçeğe ulaşmak olduğundan bu konudaki belirlemeyi esas mahkeme, tereddüte mahal vermeyecek şekilde yapmalıdır.
Esasen bu hususta ispat kurumu işlemekte olup, failin mağduru öldürmek istediğinin ispatı gerekmektedir. Ancak Yargıtay bazı hallerde kastın varlığını karine olarak kabul etmekte, aksinin ispatını gerekli görmektedir. Nitekim, Yargıtay bir kararında “Bir kimseyi ‘yaşamak için önemli bulunan bir yerinden derin olarak yaralamak’ özel sebepler bulunmadıkça öldürme kastını gösterir.”[17] diyerek bu hususu dile getirmiştir. Başka bir kararında ise “Başı hedef alan ve başta birçok yaralar meydana getiren ve el bileklerini kıran nacak darbeleri, öldürme kastını ortaya koyar.”[18]diyerek bu görüşünü pekiştirmiştir ve sonraki kararlarında da istikrar kazanmıştır. Bizce hatalı bir uygulama olup bu konuda tek başına bir kriterin öldürme kastının karinesi olması kabul edilmemelidir. Aksi takdirde hak ihlallerinin doğacağı ve adil yargılanma hakkının zedeleneceği su götürmez bir gerçektir.
Gerçekleşen bir olayda failin kastı noktasında neticeye göre ikili bir ayrım yapmamız gerekmektedir. Failin hareketi sonucunda ölüm gerçekleşmemiş ise‘fail öldürmek mi istedi yoksa sadece yaralamak mı istedi?’ hususu önem kazanmaktadır. Gerçekten de bir yanda kasten öldürmeye teşebbüs suçu oluşurken diğer yanda kasten yaralama suçu oluşmakta ve hangi suçun oluştuğu cezalandırma açısından fail için hayati önem taşımaktadır. Bununla birlikte hukuk devleti ilkesi gereği doğru ceza tayininin yapılması mahkeme için de vicdani bir yük olmaktadır. Söz konusu tartışmaya gelmeden önce teşebbüs kurumunu ve kasten yaralama kurumunu incelemeye değer görmekteyiz.
KASTEN ÖLDÜRMEYE ‘TEŞEBBÜS’ ve ‘GÖNÜLLÜ VAZGEÇME’
Öncelikle ‘teşebbüs’ kavramına değinmek gerekmektedir. 5237 sayılı TCK teşebbüse 35.maddede “Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur.” demek suretiyle yer vermiştir. Biz de teşebbüsü, failin icra hareketlerine başladığı suçun, elinde olmayan nedenlerle icra hareketlerini tamamlayamaması yahut sonucun meydana gelmemesi nedeniyle suçun yarıda kalması şeklinde tanımlamaktayız.
Belirtmek gerekir ki suça teşebbüs bağımsız bir suç olmadığı gibi suçun hafifletici bir nedeni de değildir. Aksine suça teşebbüs, cezalandırma alanını genişleten bir kavramdır. Bu sebepledir ki bir suça teşebbüsten sorumlu tutabilmek için kanunda teşebbüsle ilgili açık bir hüküm bulunmalıdır. Aksi takdirde genişletme yasağı çiğnenmiş olacaktır. Nitekim ilgili hüküm TCK m.35’tir. Bununla birlikte bir suçun tamamlanmış şekliyle teşebbüs aşamasında kalmış şekli arasında manevi unsur bakımından da fark yoktur. Nitekim failin manevi unsuru olan kast iradesi suçun tamamlanmış haline yönelmiştir.
Suça teşebbüsün cezalandırılmasının nedeni, ancak korunan hukuki yarar açısından yaratılan zarar veya tehlike olabilir. Buna karşılık, korunan hukuki yarar açısından hiçbir zarar veya tehlikenin söz konusu olmadığı hallerde, salt suçlu iradenin ortaya çıkmış bulunması ceza verilmesi sonucunu doğurmamalıdır.[19] Nitekim kanun koyucunun iradesi de bu yöndedir ve suça teşebbüsün oluşması için birtakım şartlara yer vermiştir:
Bunlardan ilki ‘failin kasıtla hareket etmesi’dir. Yani, fail sonucu bilerek ve isteyerek iradi hareketi yapmış olmalıdır. Ancak buradaki kasıt, suçu teşebbüs aşamasında bırakma değil, suçu tamamlama kastı olmalıdır. Suça teşebbüs aşamasında bırakmak gibi bir kasttan bahsedilemez. Öğretide kastın türlerinden olan dolaylı kastta teşebbüsün mümkün olup olmadığı tartışılmaktadır. Bizce dolaylı kasta teşebbüs mümkün değildir çünkü dolaylı kast ancak sonuçla belirlenebilmektedir.
İkinci olarak ‘elverişli hareketlerin’ olması gerekir. Elverişli bir hareket, ancak elverişli araç kullanılıyorsa ve suçun maddi konusu varsa söz konusu olabilir.[20]
Aracın elverişli olması, suçu meydana getirmeye uygun olmasıdır ve kanundaki suç tanımını ihlale uygun her araç elverişli araç kapsamına girmektedir. Ayrıca aracın elverişli olup olmaması suça teşebbüs için ayrı bir kriter olmamakta olup hareketin elverişli olabilmesinin bir koşuludur. Elverişsiz bir araçla icraya başlanan bir suç için elverişli bir hareketin olduğunu söylemek mümkün değildir. Yani araç elverişli değilse o suç için icraya başlanmamış demektir.
Elverişliliğin belirlenmesi hususunda sübjektif görüşe göre, aracın elverişli olup olmaması failin bu konudaki becerisine, bilgisine ve aracı kullanabilmesine bağlıdır. Objektif görüşe göre ise, aracın elverişli olması failin aracı kullanmadaki becerisinden bağımsızdır. Araç objektif olarak belli bir sonucu meydana getirmeye elverişli ise hareket elverişli kabul edilmektedir. Bizce bu iki görüşü tek başına benimsemek yeterli değildir. Somut olay koşullarına göre değerlendirme yapmak gereklidir.
Ayrıca aracın elverişsiz olması ile yetersiz olması aynı kavramlar değillerdir. Yetersizlik, araç elverişli olduğu halde miktarın az olması yahut kalitenin düşük olması gibi nedenlerle tasarlanan sonucun gerçekleşmemesidir. Mesela, bir insanı öldürmeye elverişli bir zehrin az miktarda konulması sebebiyle mağdurun ölmemesi durumunda elverişsizlikten değil yetersizlikten bahsedilecektir. Nitekim kullanılan araç elverişlidir ancak sonucu gerçekleştirme yönünde yetersiz kalmıştır.
Suçun maddi konusu ise, suçun üzerinde işlendiği insan veya objedir. Maddi konunun yokluğu durumunda da farklı görüşler vardır. Yer vermeye değer gördüğümüz objektif görüşe göre yokluk ikiye ayrılmaktadır. Mutlak yokluk varsa eylem işlenemez suçtur, nispi yokluk varsa teşebbüstür. Mutlak yokluk, failin suç işleme amacının gerçekleşmesini olanaksız kılan durumdur. Mesela ölmüş olan bir kişiye ateş etmek gibi. Nispi yoklukta ise konudaki yokluk geçicidir. Örneğin mağdur su içmek için yataktan kalktığı sırada onu yatakta yatıyor sanıp yatağa ateş etmek gibi.
Bununla birlikte objektif teori daha da geliştirilmiş ve somut tehlike teorisi adı altında yeni bir teori oluşturulmuştur. Bu teoriye göre ise failin hareketi yaptığı andaki koşullara göre konunun yok sayılıp sayılmayacağı değerlendirilmelidir. Failin yaptığı hareket suç konusu üzerinde bir tehlike yaratmayacak veya önemsenmeyecek bir tehlike yaratacak ise teşebbüs yoktur, fail cezalandırılmamalıdır. [21] Bu konu ise hakimin takdir yetkisine bağlıdır.
Üçüncü olarak ‘işlenmesine karar verilen suçun icrasına başlanmalı’dır. Bir suçun işlenebilmesi için bazı aşamalar mevcuttur ve bu aşamalar ‘suç yolu’ olarak ifade edilmektedir. Ceza hukukumuz kural olarak icra hareketi aşamasından sonrasını cezalandırmakta ancak bazı durumlarda kanunun özel düzenlemesiyle hazırlık hareketleri aşamasında da cezalandırma mümkün olmaktadır. İcra hareketlerine başlanıp başlanılmamış olması teşebbüs ve gönüllü vazgeçme kurumları açısından önem arz etmektedir. Nitekim netice gerçekleştiği zaman suç tamamlanmış olacaktır ve ilgili kurumlar uygulama alanı bulamayacaktır. Dolayısıyla teşebbüs kurumu için önem arz eden aşama, icra hareketlerine başlanması ile netice arasındaki aşamadır.
Son olarak, ‘failin elinde olmayan nedenlerle icra hareketlerini tamamlayamaması veya neticenin meydana gelmemesi’ gerekmektedir. Burada önemli olan nokta dışarıdan bir müdahalenin söz konusu olmasıdır. Bu müdahale maddi olabileceği gibi (silahın ateş almaması) manevi de (polis sireniyle failin korkup kaçması) olabilir. Üçüncü bir şahıs da, failin sonuca ulaşmasını engelleyebilir. Ayrıca failin kişiliği, yeteneksizliği, kullandığı araç da icranın bitirilmesini veya neticenin gerçekleşmesini önleyebilir. Eğer fail kendi isteğiyle böyle bir sonucu yaratmışsa o zaman ‘gönüllü vazgeçme’den söz edilir.[22]
Ceza Kanunumuz madde 36’da gönüllü vazgeçmeye yer vermiştir: Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır.
Sözgelimi adam öldürmek için eve giren fail bundan vazgeçerse adam öldürmeye teşebbüsten cezalandırılmaz. Bununla birlikte konut dokunulmazlığını ihlal suçu oluştuğu için bu konudaki sorumluluk hali saklı olacaktır.
Vazgeçmenin ne zaman gönüllü olduğunu belirlemek önemlidir. Çünkü vazgeçme gönüllü değilse teşebbüsten cezalandırma yapılabilecektir. Burada esasen fail, icrai veya ihmali hareketine devam edebilecek imkana sahipken ve neticeyi gerçekleştirebilecekken kendi isteğiyle bundan caymaktadır. Önemli olan vazgeçmektir, hangi saikle vazgeçtiği önemli değildir. Mağdura acımış da olabilir cezadan korkmuş da olabilir bunun bir önemi yoktur. Ancak vazgeçme serbest iradeyle olmalıdır. Dışarıdan gelen maddi veya manevi bir baskı altında vazgeçen kimse gönüllü vazgeçmiş olmaz. Failin iradesinin zorlanmaması gerekir.[23]
O halde, bir suçun icra hareketlerini işlemeye başlayan fail kendi kendine “Yapabilirim ancak istemiyorum.” diyorsa gönüllülük vardır. Buna karşılık fail kendi kendine “İstesem de yapamam.” diyorsa gönüllülük yoktur.[24]
Failin suça daha sonra devam etmek düşüncesiyle icra hareketlerini kesmesi ya da dış bir etkenle suçu tamamlayamayacağını düşünerek suç işlemeyi yarıda bırakması durumunda da gönüllülük yoktur.
Gönüllü vazgeçmede, faile, işlemeyi kastettiği suça teşebbüsten dolayı ceza verilmez. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, vazgeçme anına kadar yaptığı hareketler başka bir suçu oluşturuyorsa o suçtan dolayı ceza verilir.
KASTEN YARALAMA
Kişinin vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranış yaralama olarak kabul edilmiştir. Bu yönüyle serbest hareketli bir suçtur. Bu neticenin oluşmasına uygun ve elverişli olan her hareketle işlenebilir. Netice de kişinin vücuduna acı verilmesi, sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmuş olmasıdır.
Vücuda acı verilmesi, bedende az veya çok duyulan fiziksel her türlü acıyı ifade etmektedir. Vücut dokunulmazlığı veya esenliğini bozan bir hareket olup olmadığını mağdurun acı duyup duymaması ile değil, normal bir insanın bu hareketle acı duyup duymayacağı objektif ölçüt esas alınarak belirlenmelidir.[25]
Sağlığın bozulmasına neden olma ise, süresine bakılmaksızın bir rahatsızlığa sebebiyet veren veya var olan rahatsızlığı devam ettiren ya da arttıran her türlü patolojik durum[26] olarak ifade edilmiştir. Sağlığın bozulması yoluyla kasten yaralama suçunun işlenebilmesi için vücuda acı verilmesi gerekli değildir. Kişinin psikolojisinin bozulması suretiyle de kasten yaralama suçu işlenebilir.[27]
Algılama yeteneğinin bozulması; korku, uyku bozukluğu gibi kişinin psikolojik durumunda ortaya çıkan her türlü olumsuz değişikliktir. Bu bağlamda hareketin psikolojik bir hastalığa yol açması gerekmemektedir. Kişinin ruhsal durumunda değişiklik meydana getirmesi yeterlidir. Fail tarafından meydana getirilen hareket neticesinde mağdurun ruhsal durumu eskisi gibi değil ise ve sinirsel bir değişim yaşamış ise bu halde algılama yeteneğinin bozulduğu kabul edilmelidir.[28]
Yaralama suçunda kusurluluk türü genel kasttır. Failde bir veya birden fazla insanın beden ve akıl sağlığını bozmak bakımından bir niyetin varlığı gerekir.[29] Bu suç doğrudan kastla işlenebileceği gibi olası kastla da işlenebilir.
NETİCESİ SEBEBİYLE AĞIRLAŞMIŞ YARALAMA
5237 sayılı TCK’nın 87.maddesinde düzenlenmiştir ve kasten yaralama eylemi sonucunda kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşması durumuna yer vermektedir. Kanunumuz 23.maddede ise söz konusu durumlardan doğacak sorumluluğu düzenlemiştir:
“Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir.”
Söz konusu hükme göre, failin kastedilenden daha ağır veya başka bir neticeden sorumlu tutulabilmesi için en azından taksirle hareket etmiş olması gerekmektedir. Fail, bu neticenin meydana gelmesinden taksirle bile sorumlu tutulamıyorsa, objektif sorumluluğun kaldırılmasının doğal bir sonucu olarak, sadece nedensellik bağının bulunuyor olması, neticeden sorumlu tutulması için yeterli olmayacaktır.[30] Örneğin, fail mağdurun hemofili hastası olduğunu bilmeden ve bilemeyecek durumdayken onu yaralamışsa, ancak bu eylem sonucunda mağdur hayatını kaybetmişse burada fail ölüm sonucundan taksirle bile sorumlu tutulamaz. Dolayısıyla da ilgili hareket, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç kapsamına da girmeyecektir.
Ayrıca yasanın 87’nci maddesinin metninden çıkarılan sonuca göre “basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek bir yaralama(TCK 86/2)” sonucunda anılan ağır neticelerin olamayacağı anlaşılmaktadır. Diğer bir deyişle 87’nci maddedeki ağır sonuçlar basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek bir yaralama ile oluşturulamazlar. [31]
Fatih Birtek makalesinde bu suçlardaki manevi unsuru incelemiştir:
“T.C.K m. 23, bir fiilin kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşmasından bahsettiğine göre ilk hareketin kasten yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçların manevi unsuru bakımından, kast-taksir, kast- bilinçli taksir, olası kast-taksir, olasılıkları mümkündür. Öğretide kast-kast kombinasyonunun da mümkün olabileceği de belirtilmektedir. Kanaatimizce ağır neticeler bakımından ( m. 87/1,2,3, ) kast- kast, kast- olası kast kombinasyonu mümkün iken, ağır netice olarak ölüm meydana gelen hallerde failin istediğinden başka bir netice meydana gelmiş ise ( 87/4, 95/4, 102/6, 103/7 ) kast-kast ve kast- olası kast kombinasyonları mümkün değildir. Bu hallerde artık kasten veya olası kast ile işlenmiş öldürme suçu söz konusu olacaktır. Taksir-taksir kombinasyonu neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar bakımından mümkün değildir.”[32]
Kimi durumlarda failin yaralama kastıyla mı öldürme kastıyla mı hareket ettiğini ayırmak kolay olmamaktadır. Bu gibi durumlar için Yargıtay 1.Ceza Dairesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu, somut olayın özelliklerine göre uygulanabilecek bazı ölçütler getirmiş ve bunlar istikrar kazanmıştır.
FİİLİN NİTELENDİRİLMESİ: KİŞİNİN KASTININ ÖLDÜRMEYE YÖNELİK OLUP OLMADIĞININ TESPİTİ[33]
Fail, bir insanı öldürmek için elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlamış, ancak daha sonra ölüm meydana gelmemiş, mağdur yaralanmış olabilir. Bu halde kasten yaralama suçu tamamlanmıştır. Ancak bu noktada fiilin ‘kasten yaralama’ mı yoksa ‘kasten öldürmeye teşebbüs’ mü olduğu hususu önem kazanır. [34] Benzer bir senaryo ile kişinin sadece yaralamak istemesi durumunda da ‘kasten öldürmeye teşebbüs’ suçu kişiye yükletiliyor olabilir. Bunu önleyebilmek için failin kastının hangi suça yönelik olduğunun tespiti gerekmektedir.
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama ile öldürmeye teşebbüsün birbirinden ayrılması kolay değildir. Bu sebeple fiilin nitelendirilmesine ilişkin Yargıtay tarafından geliştirilen kriterlere ayrıntılı olarak yer vereceğiz.
Kastın belirlenmesi açısından somut olay özellikleri dikkate alınacağından bu kriterlerin sınırlı sayıda olmadığının kabulü gereklidir. Nitekim olayın niteliğine göre bazen bir kritere dayanılarak değerlendirme yapılabilirken, çoğu zaman bu kriterlerin birkaçı veya hepsi birden kullanılarak fiil nitelendirilmektedir. Ayrıca, sanığın ikrarı ya da diğer deliller kişinin kastını ortaya çıkarmaya yarıyorsa, fiil vasıflandırılırken bu deliller de dikkate alınır.[35]
Yargıtay Ceza Genel Kurulu ilgili kararında,
“Etkili eylem suçu ile kasten öldürmeye kalkışma suçu arasındaki ayırıcı kriter manevi unsurun farklılığına dayanır.
Sonuçlarını bilerek ve isteyerek fiili işleme iradesi olan ve failin iç dünyasını ilgilendiren kast, failin olay öncesi, olay sırası ve olay sonrası davranışları ölçü alınarak belirlenmelidir.
Öldürme kastının varlığı ise;
a) Fail ile mağdur arasında olay öncesine dayalı, öldürmeyi gerektirir bir husumetin bulunup bulunmadığı,
b) Olayda kullanılan vasıtanın öldürmeye elverişli olup olmadığı,
c) Mağdurdaki darbe sayısı ve şiddeti,
d) Darbelerin vurulduğu bölgenin hayati önem taşıyıp taşımadığı,
e) Failin fiiline kendiliğinden mi, yoksa engel bir nedenden dolayı mı son verdiği,
f) Olay sonrası mağdura yönelik davranışları, başka bir anlatımla olayın kendine özgü tüm özellikleri dikkate alınarak saptanmalıdır.”[36] diyerek bu kriterleri vurgulamıştır.
YARGITAY’IN KASTI BELİRLEMEYE YÖNELİK ÖLÇÜTLERİ
a.Fail ile mağdur arasında olay öncesine dayalı, öldürmeyi gerektirir bir husumetin bulunup bulunmadığı
Failde öldürme kastının olup olmadığını belirleyebilmek için kullanılan ölçütlerden birisi, faille mağdur arasında öldürmeyi gerektirecek bir husumetin olup olmadığıdır. Uygulamada, önemli bir husumetin bulunması halinde failin kastının öldürmek,bulunmaması halinde ise yaralamak olduğu kabul edilmekle birlikte bu kural mutlak olarak uygulanmamaktadır.[37]
Hangi anlaşmazlığın öldürmeyi gerektirdiği hangisinin ise gerektirmediği gibi bir ayrım sahici olmadığı gibi hukuki zemini de yoktur. Çünkü öldürmeyle sonuçlanan pek çok olayda, ‘öldürmeyi gerektiren bir husumet’ tespit edilememektedir.
Burada kastettiğimiz husus, özellikle kan gütme, töre gibi saik suçlarında, önceden var olan başka bir olayla irtibat kurulup kurulamadığı, başka biri tarafından azmettirilme neticesinde meydana gelip gelmediği gibi belirli bir nedenin tespitidir.[38]
“Sanık ... ile katılan ...'un mensup olduğu aileler arasında husumet bulunduğu, katılan ...'un babası ve aynı zamanda inceleme dışı davanın katılanı ...'un, sanığın ailesine haber göndererek kendilerinin gittiği kahvehaneye gelmemelerini istediği, olay günü sanık ...'ın katılan ... ve babası .....'in bulunduğu kahvehaneye gitmesi ile katılanların sanığa hakaret ederek sanığın üzerine yürüdükleri, eve dönen sanığın kahvehanede yaşananları babasına anlattığı, sanık ...'ın, babası.....ve annesi..... ile birlikte araçlarına binerek olay yerine geldikleri, katılan ve yakınlarıyla tartışmaya başladıkları, yaşanan tartışmanın kavgaya dönüşmesi üzerine sanık ...'ın aracından çıkardığı av tüfeğini yaklaşık 3-4 metre mesafede bulunan ...'a doğrultarak bir el ateş ettiği, ...'un karın ve sağ üst bacak bölgesine isabet eden çok sayıda saçma tanesi ile ince bağırsakta meydana gelen delinmeler dolayısıyla yaşamsal tehlike geçirecek şekilde yaralandığı, .....'in yanında bulunan ve atış mesafesi, kullanılan silahın niteliği göz önüne alındığında, açılan ateş sonucu dağılacak saçma taneleri ile yaralanması hayat tecrübelerine göre mutlak olmayan ancak beklenebilen katılan ...'un ise bacağının sol tarafına isabet eden saçma taneleri ile basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde aynı atış ile yaralandığı olayda; sanık ...'ın av tüfeği ile katılan ...'u öldürme amacıyla ona doğru bir kez ateş etme eyleminin hukuki anlamda tek fiil sayılması gerektiği ve bu suretle tek olan eylem sonunda hem katılan ...'a karşı kasten öldürme suçuna teşebbüsün”
Öldürme kastı ya önceden failin iç dünyasında yer almaya başlamıştır; fail yerini ve zamanını kollamaktadır. Burada tasarlayarak öldürme kastı düşünülür. Yahut öldürme kastı aniden oluşur. Fail, olay sırasında o denli öfkelenmiş ya da birtakım düşünce veya kanaatlere kapılmıştır ki; bir anda gözünü kan bürüyerek öldürmekten ya da öldürme amacıyla yaralamaktan kaçınmamıştır. Bunun böyle olduğu binlerce dosyadan gerek Ceza Dairesince gerekse Ceza Yargıç ve Savcılarınca pekala bilinmektedir.
Fail ile mağdur arasında çıkan son derece basit bir tartışma sonucu yaralama eyleminden, failin kastının öldürmek olduğunu çıkartmak pek güçtür. Ancak ülkemizde çok basit meselelerden çıkan tartışmalarda bile kasten öldürmeye teşebbüs suçunun gerçekleştiğine ne yazık ki tanık olmaktayız. Mesela yan bakma tartışması, yol verme tartışması[39], çay ücretinin ödenmemesi[40] tartışması gibi. Ancak söz konusu tartışmalarda husumetin olduğunu söylemek güçtür. Nitekim Yargıtay’ın da husumet belirlemesi yaparken bu unsurları göz önünde bulundurması gerekmektedir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı; "Sanıkla maktul arasındaki hukuki ihtilafın husumet boyutunda olmaması, ani gelişen olay sırasında sanığın yakın mesafeden maktulün bacak bölgesini hedefleyerek her 3 atışını da yukarıdan aşağıya seyredecek şekilde yapmış olması, sanığın atışlarına devam etmesine engel bir neden bulunmamasına karşın maktulün bacak bölgesini hedeflediği atışlarından sonra çalışır durumdaki tabancasında, atışa hazır 8 mermisi daha bulunmasına karşın, yaralı ve savunmasız durumdaki maktule yönelik silahla tekrar ateş etme eylemine kendiliğinden son vermiş olması, maktulün süren hakaretlerinin verdiği hiddetle bir kez de tabancanın kabzası ile maktulün başına vurduktan sonra olay yerini terk etmiş olması, başa tabancanın kabzası ile vurma eyleminin maktulün kafa kemiklerinde herhangi bir kemik kırığına yol açacak şiddette olmayışı hususları birlikte göz önüne alınıp sanığın olay öncesi, olay esnası ve sonrasındaki davranışları bir bütün olarak değerlendirildiğinde; sanığın öldürme kastıyla değil yaralama kastıyla hareket ettiği, yaralama eylemiyle maktulün ölümü arasında illiyet bağı bulunması karşısında sanığın eyleminin kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir."[41]
İlgili olayda bizce de ihtilaf husumet boyutuna ulaşmamıştır ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu çoğunluğu hatalı bir değerlendirme yaparak husumetin oluştuğunu kabul etmiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı ise gerekçesini yukarıda belirttiğimiz şekilde açıklamıştır. Görüleceği üzere husumet belirlemesi yapmak ceza tayini açısından oldukça önemlidir. Nitekim husumet vardır diyen taraf kasten öldürmenin oluştuğu sonucuna varmışken husumet yoktur diyen taraf neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralamanın var olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla bu husus hayati öneme sahiptir.
Yargıtay’ın son dönemdeki uygulamalarında bu kıstastan ziyade ağırlıklı olarak, eylemin vasfını belirleme bakımından, failin hedef aldığı failin hedef aldığı vücut bölgesi, yara yeri ve yaranın niteliği, kullanılan aletin elverişliliğini dikkate aldığı gözlemlenmektedir. Ancak diğer kıstaslar ile bu kıstasa işaret de edilmektedir.[42]
“Taraflar arasında öldürmeyi gerektirir husumet bulunmaması, mağdurdaki yara sayısının tek oluşu ve niteliği, engel bir durum olmamasına rağmen sanığın eylemine kendiliğinden son vermesi hususları birlikte göz önüne alındığında, sanığın kastının öldürmeye yönelik olmadığı, eyleminin kasten yaralama suçunu oluşturduğu gözetilmeden suçun nitelendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde kasten öldürmeye teşebbüs suçundan hüküm kurulması,” [43]
Adam öldürme suçunda saikin önemli olmadığından bahsetmiştik, bu kriter bakımından ise saik ön plana çıkmaktadır. Esasında saik de kişilerin iç dünyalarına ilişkin olmakla birlikte çoğu zaman tasarlamanın, kan gütmenin, törenin olup olmadığı konusunda kaldırım taşı niteliğine haizdir.
Husumet belirlemesi yapılırken de failin saiki göz önüne alınmakta ve ilgili saikin öldürme ağırlığında olup olmadığının belirlemesi yargı organınca takdir edilmektedir. Kanımızca Yargıtay’ın bu unsuru tek başına gözetmemek konusundaki uygulaması isabetlidir. Ancak bu demek değildir ki, bu husus göz ardı edilsin. Her ne kadar failin kastını belirlemek açısından tek başına uygulanması olanaklı değilse de, diğer unsurlar ile birlikte ele alındığı zaman bu kriter yol gösterir nitelikte olmaktadır. Ancak tek başına kasta esas teşkil etmesi düşüncesi ise yukarıda belirttiğimiz üzere birçok haksızlığı beraberinde getirmektedir. Aksi takdirde ,yalnızca bu kriteri esas alırsak, adil yargılanma hakkının zedeleneceği aşikardır.
b.Olayda kullanılan vasıtanın öldürmeye elverişli olup olmadığı
Suçun işlenmesi esnasında kullanılan araç, failin kastının öldürme yönünde mi yoksa yaralama yönünde mi olduğunun tespiti konusunda önemli bir kriterdir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki yalnızca suç aletinin öldürücü nitelik taşıyıp taşımadığına bakılarak kastın varlığı veya yokluğu sonucuna varılamaz. Yapısında öldürücülük özelliği bulunan bir araç öldürme kastı dışında kullanılabileceği gibi, öldürücü nitelikte olmayan bir aracın öldürme suçunda kullanılması mümkün olabilir.[44]Nitekim kişi elindeki tabancayla mağduru vurmayarak kabzasıyla bayıltmışsa failin saikinin öldürmek olduğunu söylemek güçleşecektir. Buna tezat bir şekilde de failin, normal şartlar altında öldürücülük vasfı bulunmayan mıhlama kalemiyle mağduru öldürmeye teşebbüs etmesi de mümkündür.[45]
Ayrıca fail, yumruk veya tekme kullanabilecek iken; delici, kesici, yaralayıcı bir alet kullanmış ise veya yakın mesafede ateşli silah kullanmış ise, bu durumda failin öldürme kastıyla hareket ettiği söylenebilir.[46]
“Somut olayda sanık, suç aleti orak elinde olduğu halde 150 m kadar koşarak maktulün yanına vardıktan sonra saldırıp orakla sağ uyluk arka kısmına vurmuş, bulunduğu yere düşen maktul femoral arter kesisi nedeniyle çok kısa süre içinde ölmüştür. Suçta kullanılan orağın niteliği, olayda etkin biçimde kullanılmış olması, darbenin sağ uylukta 8 cm derinliğe ulaşıp femoral arter kesisine neden olacak ve derhal ölüm sonucunu doğuracak şiddette yöneltilmiş olması karşısında sanığın kastının özel daire bozma ilamında belirtildiği üzere öldürmeye yönelik olduğu, bu nedenle eyleminin kasten adam öldürmek suçunu oluşturduğu anlaşıldığından” [47]
“Olayda kullanılan silahın türü itibariyle, tek bir atışla çeşitli büyüklüklerde ve çok sayıda saçma tanesi isabet ettirebilme olanağı sağlaması nedeniyle av tüfekleri, vücut bütünlüğüne zarar verme ve ölüm sonucunu elde edilmesinde son derece etkili bir silahtır. Suç aleti ve tüfeğinin ölüm sonucunu elde etmeye elverişli ve etkin biçimde kullanıldığı açık olduğundan sanığın eyleminin kasten adam öldürme suçuna uymaktadır.” [48]
“Sanığın av tüfeği ile yakın mesafeden maktül ve mağdurların içerisinde bulunduğu kalabalığa doğru yakın mesafeden bilerek ve görerek yapmış olduğu birden fazla atış sonucu maktül ve mağdurların isabet alıp vurulabileceğinin mutlak olduğu ve bacak bölgelerine yapılan bu atışlarda toplu saçma girişi ile geniş doku ve kemik defekti (eksikliği, kaybı) yanında ana damar ve sinir paketinin tamamen parçalanıp ani ve bol miktarda kan kaybı sonucu kısa sürede ölümün meydana geldiğinin bilinen veya bilinmesi gereken bir durum olması nedeniyle; somut olayda av tüfeğiyle yakın mesafelerden toplu saçma girişi meydana getirecek şekilde atış yapılması halinde muhakkak olan ölüm neticesinin gerçekleşeceğinin sanık tarafından bilinmesinin gerektiği anlaşılmakla”[49]
c.Mağdurdaki darbe sayısı ve şiddeti
Carrara, darbelerin adedini önemli sayar. Fakat darbenin (veya atışın) tekliği veya çokluğu, tek başına yani yan deliller olmaksızın öldürme kastının kesin delili olamaz. [50]
Yaralanma olayında mağdurun birçok yerine isabet eden çok sayıda atış veya darbe, kural olarak failin öldürme kastı içinde hareket ettiğini gösterirken; failin imkanı olmasına rağmen tek bir atış veya darbe ile yetinmesi yaralama kastını göstermektedir.[51]Ancak bu görüş eleştirilmeye açıktır. Nitekim çoğu zaman hayati bölgeye yapılan tek atış veya tek darbe de öldürmek için yeterli olmaktadır.
Kaydedilen isabet sayısı, isabet yeri, şüphesiz ki suçta kullanılan araçla da doğrudan ilgilidir. Ateşli silahla birden fazla yapılan atış, bazen isabet yeri önemli olmadan öldürmeye teşebbüs sayılırken, kullanılan aracın kesici-delici alet olması halinde isabet sayısı, yeri ve vücutta meydana getirdiği harabiyet önem kazanmaktadır.[52]
Gerçekten de ateşli silahlarda hedef almak ve hedef bölgeye isabet ettirmek oldukça zordur. Kişinin öldürme kastı yoğun ise hedef alınan bölgeye isabet ettirmek için tekrar tekrar deneyeceği de açıktır. Bununla birlikte kesici delici aletler ile öldürmek de ateşli silahlardaki kadar kolay değildir. Kavga esnasında mağduru korkutmak için bıçak sallayan failin, mağduru öldürme kastının olmadığı açıktır. Yüzeysel kesi oluşturma ihtimali bu tür aletlerde oldukça fazladır ve birden fazla kesi olması da tabi ki öldürme kastının varlığına yeterli delil olmayacaktır. Yargıtay da bir kararında, mağdurda hayatî tehlike oluşturan yaranın birden fazla olması hâlinde failde öldürme kastının; vasıflı yararın bir adetten ibaret olması ve bunun da emsaline göre daha ağır olmaması hainde yaralama kastının bulunduğunu göstereceğini belirtmiştir.[53]
Ancak isabet sayısı tek olsa bile, kesici- delici aletle kalp gibi en hayati organın hedef alınması ve kalpte ya da yanında isabet kaydedilmesi, öldürmeye teşebbüs olarak değerlendirilebilmektedir.[54] Bu hususun da dikkatle incelenmesi, diğer kriterlerin de göz önünde bulundurulması gerekecektir. Nitekim bıçağın kalbe direkt olarak saplanması bizce de öldürme kastına delalet ederken kalp üzerinde yüzeysel kesinin olması durumunda gerçekten kalp mi hedef alınmış, failin öldürme kastına işaret eden başka unsurlar var mı gibi sorularla birlikte titizlikle incelenmelidir. Süregelen bir kavga esnasında yahut anlık korku, panik, heyecan yaşanılan bir olay sırasında hedef gözetilmeden yaralama kastıyla kesici-delici alet sallanması oldukça muhtemeldir.
Genellikle “ateşli silahla defalarca ateş edilmesi” kastın kabulüne yeterli sayılmaktadır. Buna karşın “tabanca ile bir kez ateş edilmiş olmasının kastın her zaman mevcut olmadığına delalet etmeyeceğine” karar verilmiştir. Bu görüş bizce de doğrudur. Hayat her zaman kitaplarda yazıldığı gibi düz bir şekilde işlemiyor, yapılan atışın hedefi bulma olasılığı failin silah tecrübesiyle, silahın sapmasıyla, deneyimle paralel incelenmelidir. Ülkemizde de ateşli silahlar her ne kadar yaygın olsa da isabet almanın ne kadar bilindiği tartışmaya açık bir husustur. İlgili Yargıtay görüşlerine örnek verecek olursak:
“Tedbir amacıyla yastığının altında muhafaza ettiği yarı otomatik tabancasını perde ile kapatılmış pencereye doğrultarak yaklaşık 4 metre mesafeden 13 kez tetiğe basarak silahının şarjöründe bulunan 13 merminin hepsini tek tek ateşlediği”[55]olayda öldürme kastının varlığını kabul etmiştir.
“Maktulün olayda kullandığı silahın tabanca oluşu, ortamın loş bir ortam olması, sanığın maktulün tabancayla depoya geldiğini ve tabancayı kurduğunu anlaması karşısında ilk atışı doğrudan maktule yapmayıp havaya sıkması sanığın öldürme kastıyla hareket etmediğini göstermektedir.”[56]
Defalarca yapılan atışta hedef mobil olduğu için isabet alan yerler hayati olmayabilir ancak hedefin hareketli olması öldürme kastını bertaraf etmiş olmaz. Bununla birlikte direkt cepheden olan atışlar öldürme kastının kanıtı sayılmaktadır.[57]
Darbe şiddeti, kesici-delici ya da künt aletin direk havalesinin vücutta meydana getirdiği harabiyeti anlatmaktadır. Ağırlıkları nedenleriyle işte kullanılan ve künt nitelikte olan aletlere ezici aletler denir. Künt cisimle kafaya direk olarak vurulması ya da kesici-delici aletle bir kez vurulsa bile iç organlarda meydana gelen harabiyetin ağırlığı, çökme kırığının alanı kastın belirlenmesi açısından önem arz etmektedir.[58]
“Sanık Ünal'ın ise elinde bulunan 2 kg.lık boş tüp ile kafa bölgesinden, sol temporalde hayat fonksiyonlarını orta (2) derecede etkileyecek derecede kırığa ve hayati tehlike geçirmesine neden olacak şekilde tek darbe ile katılan Uğur'u yaraladığı olayda”
Bu hususun önemine dikkat çeken bir olayda,Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 16.11.1987 tarihli içtihadında, failin mağdura on yedi kez bıçak sapladığı olayda; failin zorlayıcı neden olmamasına rağmen fiilini devam ettirmediği ve yaraların yüzeysel kaldığı belirtilerek, eylemin kasten yaralama olduğuna, hükmedilmiştir.[59]
Bununla birlikte künt cisimle kafaya bir kez vurulması her zaman öldürme kastının varlığını göstermemektedir. İlgili bölge ‘hassas bölge’ olarak ifade edilmesine karşın buna ek olarak darbe şiddetinin de hesaba katılması gerekmektedir, tek başına hassas bölge olması hedef alınmasında her zaman öldürme kastının varlığına işaret etmemektedir. Gerçekten de çoğu darbede kafada çökme veya kırık oluşmamaktadır. Nitekim hassas olan beyindir ve kafatası aşılmadan beyne zarar vermek de oldukça zordur.
İlgili kararda da künt cisimle kafaya bir kez vurulması öldürme kastının varlığına yeterli delil oluşturmamıştır:
“Sanığın sopa ile kafasına vurduğu, baygınlık geçirmesi üzerine götürüp yatırdığı, sabah kendisine gelememesi üzerine, tam da öğretmenine yazdığı mektupta sözünü ettiği gibi merdivenden düştüğünden bahisle hastaneye kaldırıldığı, beş gün komada kaldıktan sonra vefat ettiği, otopsi raporunda; "ölümün künt kafa travmasına bağlı beyin doku hasarı neticesi meydana geldiği, kasten yaralama sonucunda ölüme neden olma suçunu işlediği sabit olup"[60]
d.Darbelerin vurulduğu bölgenin hayati önem taşıyıp taşımadığı
Uygulamada en çok kullanılan kriter mağdurun vücudunda meydana gelen yaranın yeri ve mahiyetidir. Suçta kullanılan aracın öldürücü olmayan bölgelere isabet etmiş bulunması durumunda esas olan öldürme kastının bulunmadığıdır. Ancak, yan delillerle aksi düşünceye varmak da olanaklıdır.[61]
Vasıtanın başa vurulması çok defa öldürme kastının delili sayılır. Elbette ki darbenin şiddeti de göz önüne alınmalıdır. Ancak burada da başa vurmada tesadüf veya sekme olmamalıdır. Yani asıl olarak baş nahiyesi hedef alınmış ve şiddetle vurulmuş olmalıdır. Göğse vaki isabette de öldürme kastı ortaya çıkmaktadır. Karın yani batın, hayati bölgelerden sayılmakta olup, iç organların harap olması halinde öldürme kastı aşikardır. [62]
Yargıtay uzun yıllar yaralama ile öldürmeye teşebbüs ayrımında, hatalı bir şekilde, isabet sayısı açısından vücut boşluğuna (batın ya da toraksa) giren birden fazla alet darbesini öldürmeye teşebbüs, bir tanesini ise yaralama olarak değerlendirmişti. Son yıllarda daire, haklı olarak bu kriterden uzaklaşma eğilimine girmiş, göğüs boşluğuna nafiz olan bıçak/tornavida gibi alet yarası bir tane olsa bile, meydana gelen iç organ harabiyetini, darbe şiddetini ve silahın özelliğini esas alarak eylemin öldürmeye teşebbüs kabul edilmesi gerektiğini benimsemiştir.[63] Ancak bu noktada da failin hedef seçme imkanının olup olmadığı özellikle nazara alınmalıdır. Nitekim hareketli bir ortamda göğse gelen darbede hedef seçme imkanının olmadığı açıktır ve dolayısıyla öldürme kastının varlığından da bahsedilemez. Hedef seçme imkânına dair değerlendirme yapılırken, mağdur ve failin olay anındaki bulundukları yerde yokuş bulunması, havanın yağmurlu, sisli, karanlık veya aydınlık olması gibi faktörler göz önünde bulundurulmalıdır.
Nitekim bu hususa Yargıtay’ca da dikkat çekilmiştir:
“Sanık Savaş'ın geri dönerek mağdur Ferat'a engel olmaya çalıştığı, mağdur Ferat'ın eylemlerine devam etmesi ve kendisine de vurması üzerine bıçakla mağdur Ferat'a sağ lomber bölgeden bir kez vurarak basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek şekilde yaraladığı, mağdur Ferat’ın araca doğru gitmesi üzerine takip etmediği ve mağdur Nihat'a da bıçakla üç kez vurarak yaşamsal tehlike geçirecek şekilde yaraladığı olayda; Darbe sayısı, mağdurdaki yaranın niteliği, ani gelişen kavga sırasında özellikle hayati bölgenin hedef alındığını, öldürme kastıyla hareket edildiğini gösterir, her türlü kuşkudan uzak, kesin ve yeterli kanıt bulunmadığı anlaşıldığı halde, kasten yaralama suçundan hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden, suçun niteliğinde hataya düşülerek kasten öldürmeye teşebbüs suçundan hüküm kurulması, Yasaya aykırı olup...”[64]
e.Failin fiiline kendiliğinden mi, yoksa engel bir nedenden dolayı mı son verdiği
Suça teşebbüsün zorunlu unsurlarından biri de kişinin elinde olmayan nedenlerle suçun tamamlanamamasıdır. Bu itibarla, kasten öldürme suçunun tamamlanmasına engel sebep failin ihtiyarı dışında ise kasten öldürmeye teşebbüsten söz edilir.
Failin, kendi isteğiyle eylemine son vermesi, engel bir durum bulunmadığı ve fiile devam etme olanağına sahip olduğu durumlarda fiile devam etmemesi, kastının öldürme olması hususundan uzaklaştırmaktadır. Bu kapsamda ele alınması gereken bir durum da gönüllü vazgeçmedir. Failin amacı mağduru öldürmek olsa ve bu husus tespit edilse dahi, fail davranışlarını tamamlamaktan gönüllü vazgeçer veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, TCK m.36 gereğince eylem, gönüllü vazgeçme olarak nitelendirilecek ve fail adam öldürmeye teşebbüsten değil, yaralama suçundan dolayı cezalandırılacaktır.[65] Nitekim Yargıtay’ın görüşü de bu yöndedir.
“Sanığın, aralarındaki tartışma nedeniyle aniden gelişen olayda hem nacak hem de bıçak kullandığı ve mağdureyi, sol 6. interkostal aralıkta toraksa nafiz olan ve pnomotoraks oluşturan tek sayıda kesici delici alet darbesiyle hayati tehlikeye neden olacak şekilde, kafa ve sol femurdaki diğer iki kesici alet darbeleriyle ise hayati tehlikeye neden olmayacak halde üç yerinden yaraladığı, herhangi bir engel neden bulunmadığından eylemine devam etme olanağı olduğu halde, mağdurenin yapmamasını söylemesi üzerine, eylemini sürdürmeyerek bırakıp gittiği anlaşılmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kuruluyla, 1. Ceza Dairesinin kararlarına süreklilik kazandırır düzeyde yansımış müşterek kabule göre, delici kesici aletle vaki olup hayati tehlike yaratan darbın bir adette kalması durumunda failin kastının öldürmeye yönelik bulunduğu hususu kuşkulu kalacağından ve aşılamayacak kuşku da lehe yorumlanmak gerektiğindeneylemin yaralama olarak kabul ve takdirinde zorunluluk bulunmaktadır.”[66]
“ Açıklanan nedenlerle, 5237 sayılı TCY'nın 36. maddesi uyarınca gönüllü vazgeçme koşulları oluştuğundan, sanığın öldürmeye teşebbüs suçu yerine, o ana kadar icra ettiği eylemlerin karşılığı olup, tamamlanan silahla kasten yaralama suçundan cezalandırılması ve mağdurdaki yaraların yerlerine ve niteliklerine göre 5237 sayılı TCK'nun 61. maddesi uyarınca temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi gerekmektedir.” [67]
“Sanık ile katılanın uzun süre arkadaşlık yaptıkları, sanığın katılanla evlenmek istediği, katılanın ise sanığı reddettiği, olay günü sanığın katılana "beni bırakamazsın, benimle birlikte olacaksın" dediği, katılanın oradan uzaklaşmak istemesi üzerine ise katılanı sağ alt ekstremiteden basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte altı bıçak darbesiyle, sol alt ekstremiteden ise en az biri femoral arter, safen ven ve peroneal sinir yaralanmasına neden olacak ve hayati tehlike oluşturacak nitelikte iki bıçak darbesiyle yaraladığı, katılanın sanığa "üç çocuğum var, ne olur beni öldürme" diye yalvarması üzerine eylemini sonlandırdığı anlaşılan olayda, sanıkla katılan arasında öldürmeyi gerektirecek boyutta bir husumetin bulunmaması, sanığın hedef seçme imkanı olmasına rağmen katılanın hayati önem taşıyan bölgelerine vurmaması, katılanın vücudunda meydana getirilen yaraların yeri ve nitelikleri ile engel bir neden bulunmamasına karşın sanığın kendiliğinden eylemine son vermesi hususları birlikte göz önüne alındığında, eyleminin kasten yaralama olarak kabulü gerekmektedir.”[68]
Failin eylemini tamamlamamasına; engel olup araya giren kişilerin varlığı; mağdurun kendini savunması, kovalanması fakat yakalanamaması, direnmesi yahut bağırması; ateşli silahta merminin bitmesi, silahın teknik açıdan şişme, tıkanma, mermi sıkışması gibi nedenlerle kullanışsız hale gelmesi; failin birilerinin geldiğini düşünerek korkuya kapılması, ayak sesleri duyması örnek olarak sayılabilir. Eylemin tamamlanmasına engel olan neden objektif olmalı ve kanıtlarıyla ortaya konulmalıdır.[69] Ancak bu hallerde failin gönüllü vazgeçtiğini söylemek mümkün değildir ve sorumluluk diğer kriterler ile birlikte kasten öldürmeye teşebbüs noktasında değerlendirilecektir.
“Katılanın yaralanmasından sonra, olay yerinde bulunan tanıklar tarafından sanığa müdahale edildiği ve elindeki silahın zorla alındığı, bu hali ile sanığın eylemine kendi iradesi ile son vermediğinin anlaşılması karşısında, olayda kullanılan silahın elverişliliği, ateş edilen karın bölgesi, atış mesafesinin kısalığı, sanığın ateş etmeye devam edecek iken tanıklar tarafından engel olunması, acil müdahale sonucu katılanın kurtarılabildiği dikkate alındığında, sanığın kastının öldürmeye yönelik olduğunun kabulü ile 'kasten öldürmeye teşebbüs' suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin, suç vasfında hata yapılarak kasten yaralamadan hüküm kurulması nedeniyle kararın bozulması gerektiği”[70]
Ancak icranın tekrarlanmaması, örneğin mağdurun önceki atış veya darbeler sonucu yere düşmesi nedeniyle failin istediği ölüm sonucunu elde ettiği inancıyla olmuşsa, bu durum evvelce belirlenen öldürme kastını ortadan kaldırmaz.
f.Olay sonrası mağdura yönelik davranışları, başka bir anlatımla olayın kendine özgü tüm özellikleri
Failin olaydan sonra yaralanan mağduru hastaneye yetiştirmek için yoğun bir çaba sarf etmesi, pişmanlığını gösterir davranışlarda bulunması ve sözler sarf etmesi gibi hallerde kastının yaralamak olduğunun kabulü gerekmektedir:
“Sanığın mağdura yönelen eylemi, kullanılan silahın niteliği ve hedef alınan vücut bölgesi dikkate alındığında, niteliği itibariyle öldürmeye teşebbüs suçunu oluşturmakla beraber; sanığın abisi ile birlikte mağduru hastaneye götürmesi nedeniyle neticenin gerçekleşmesini önlediği anlaşılmakla; hakkında "gönüllü vazgeçme" hükümlerini düzenleyen 5237 sayılı TCK.nun 36. maddesi uyarınca kasten yaralama suçundan hüküm kurulması gerektiği düşünülmeyerek, suçun niteliğinde yanılgıya düşülmesi”[71]
“Sanık Erkan'ın, mağduru bıçakla batın, spina iliaca, kol bölgelerinden biri batına nafiz olacak ve peritonu delecek şekilde toplam dört isabetle yaralaması sonucu, mağdurun hayati tehlike geçirdiği olayda; 5237 sayılı Yasanın 1 -3 yıl arasında ceza öngören 86/1 maddesinin uygulanması sırasında yaraların niteliği, suçun işleniş özelliği, sanığın suç işledikten sonraki davranışları, mağduru hastaneye götürmesi dikkate alınarak, alt ve üst sınırlar arasında makul bir ceza tayin edilmesi”[72]
Ancak unutulmamalıdır ki tüm bunlar pişmanlığın göstergesi de olabilmektedir. Bununla birlikte bu eylemelere yönelen iradede dış faktörler etkiliyse, yine gönüllü vazgeçmeden bahsetmek mümkün olmayacaktır:
“Sanık...'un, babası mağdur ...'un yemeği ile mağdur ...'ın kahvesine organofosfat içeren böcek ilacı kattığı, mağdurların zehirlenme belirtileri göstermeleri üzerine, tanık ...'nın, sanığa mağdurları hastaneye götürmeyi teklif ettiği, ilk aşamada sanığın mağdurları hastaneye götürmeyi kabul etmediği, tanık ...'nın ısrarları ve sanığı ikna etmesi sonucu, mağdurların hastaneye kaldırılarak tedavilerinin yapıldığının anlaşılması karşısında; sanık hakkında 5237 sayılı TCK.nın 36. maddesinde öngörülen gönüllü vazgeçme hükümlerinin uygulanmamasında bir isabetsizlik görülmemiş”[73]
Ayrıca aksi bir şekilde, failin ‘Kaçma seni öldüreceğim!’ gibi sözler sarf etmesi, üstü kapalı şekilde veya açık açık her yerde mağduru öldüreceğini söylemesi, kaçan mağduru takip etmesi, mağdurun hastaneye götürülmesine engel olması da faildeki öldürme kastının varlığı ihtimalini kuvvetlendirecektir.
“Sanığın mağdura "Sen sus karışma, her şey senin başının altından çıkıyor, ortalığı karıştıran sensin, ne hakla konuşuyorsun, bak seni vurur öldürürüm" şeklinde sözler söyleyerek belinden çıkardığı tabancayla mağdurun yanına gittiği, sanığın, sol eliyle kanepede oturan mağdurun saçlarından tutup başını öne eğdiği ve sağ elinde bulunan tabancayı da kurma kolunu çekerek mağdurun ensesine dayadığı, hemen ardından bir el ateş ettiği, mağdurun ensesinden giren mermi çekirdeğinin iç organlara ve büyük damarlara zarar vermeden sağ meme altından çıktığı, mağdurun hayati tehlike geçirmeyecek ve basit bir tıbbi müdahale ile giderilemeyecek ölçüde yaralandığı olayda; sanık ... ile mağdur ... arasında her ikisinin de... ile olan ilişkilerinden kaynaklanan önceye dayalı husumet bulunması, olaydan kısa bir süre önce de...'in sanığa gönderdiği mesajlarda sanıktan eve gelerek bağırıp çağırmasını, ...'ı elinden kaçırmamasını ve...'a gözdağı vermesini istemesi, yanına aldığı ruhsatsız silahıyla sinirli bir şekilde eve gelen sanığın mağdur ... ile tartışması ve silahla ateş etmeden hemen önce mağdura "Seni vurur öldürürüm" şeklinde sözler sarf etmesi, her ne kadar mağdurun hayati tehlike geçirmeyecek şekilde yaralandığı anlaşılmış ise de sanığın yakın mesafeden mağdurun hayati bölgesini hedef alarak ateş etmesi ve sanığın suçta kullandığı silahın elverişliliği birlikte değerlendirildiğinde; sanığın, söz ve eyleme bağlı olarak ortaya çıkan kastının öldürmeye yönelik olduğunun kabulü gerekmektedir.”[74]
Yargıtay’ın kıstasları bu kadar olmakla birlikte yeterli olmadığını düşünmekteyiz. Bu verilerin yanıltıcı sonuçlara ulaştırabileceği de göz önünde bulundurulmalı ve failin kastı belirlemeye çalışılırken birtakım ilke ve kurallara bağlı kalınmasındansa her somut olayın özelliklerine göre ayrı değerlendirmeler yapılmalıdır. Nitekim öğreti de bu görüşe katılmakta ve birtakım yardımcı kriterler de belirlemektedir. Bunlara da değinmenin gerekli olduğu kanısındayız. Bu sebeple buradan sonra eklemeye değer gördüğümüz doktrinsel kıstaslara değineceğiz.
g.Mağdurun Yaşı ve Kişisel Özelliği
Söz konusu kıstas mağdurun maruz kaldığı darbelere dayanma gücünü ve olayın özelliğine göre eylemin öldürmeye teşebbüs olarak nitelendirilmesini gerektirebilir. Nitekim, özellikle bebekler, küçük çocuklar ya da çok yaşlı, sakat insanların maruz kaldığı şiddet, beden yapılarına göre kaldırmaları mümkün olmayan boyutlarda ise eylemin kasten yaralama, neticesi sebebiyle ağırlaşan yaralama şeklinde değil, öldürmeye teşebbüs ya da kasten öldürme olarak vasıflandırılması gerekmektedir.[75]
Gerçekten de bir bebeğin şiddetle başına vurulması ile yetişkin birisinin başına aynı şiddetle vurulmasının farklı sonuçlar doğuracağı aşikardır. Söz konusu kişiler zayıf olduklarından, ceza hukukumuzun zayıfları korumasının bir gereği olarak ilgili kriterin de göz önünde bulundurulması gerektiği görüşündeyiz.
Bununla birlikte mağdurun şeker hastası olması, hemofili hastası, kalp hastası olması gibi birtakım kişisel özelliklerin bilinerek hareketin yapılmış olması öldürme kastının mı yaralama kastının mı olduğu konusunda yol gösterici nitelikte olacaktır. Gerçekten de bir kişinin burnunu kanatacak şekilde yaralamak yahut yüksek dozda şeker içeren bir içecek vermek hayatın olağan akışında tek başına ölüm sonucu doğurmaya elverişli değildir ve kişilerin bu hususta öngörülü davranması beklenemez. Ancak failin, mağdurun hastalıklarını bilerek bu eylemleri gerçekleştirmiş olması durumunda failin öldürme kastının olduğunu gündeme getirecektir.
h.Atış Mesafesi ve Olay Yerinin Özelliği
Atış mesafesi gerek silah gerekse katı cisimlerin atılması olaylarında kastın belirlenmesinde önem kazanır. Ateşli silahlarda, atış uzaklığına göre bir sonuca varmak silahın etki alanına ve cinsine bağlıdır.Nitekim atış mesafesi, kullanılan ateşli silahın menzilini değil, etkili mesafesini anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Elbette etkili mesafe dışından da isabet kaydedilip kişi öldürülebilir. Ancak etkili mesafe dışındaki uzaklık, hem isabet ihtimalini hem de isabet kaydedilse bile mermi çekirdeğinin/saçma tanesinin öldürücü özelliğini azalttığı için, kastı belirlemeye yarayan yardımcı bir ölçüt olarak kullanılmaktadır.[76]
“ Sanığın, yaklaşık 20 metre mesafeden, içerisinde 7 numara saçma ile doldurulmuş av fişeği bulunan av tüfeğiyle bir el ateş ederek mağduru el bilekleri, kol, sırt ve omuz bölgesine isabet eden çok sayıda saçma tanesi ile basit tıbbi müdahaleyle iyileşecek şekilde yaraladığı olayda; yapılan keşif sırasında atış mesafesinin değişik anlatımları dikkate alınmak suretiyle 19 ve 21 metre olarak ölçülmüş olması ve Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi raporunda olayda kullanılan tüfeğin tesir mesafesinin 20 metre olarak belirtilmiş bulunmasının mağdura isabet eden saçmaların vücuda girememesi nedeniyle atış mesafesini 21 metre olarak gösteren anlatımı doğrulayacağı anlaşılmakla, atış sırasında kullanılan av fişeğinin 21 metre mesafeden ölüm sonucunu meydana getirmeye elverişli olmaması nedeniyle eylemin kasten yaralama suçunu oluşturduğu düşünülmeden suç vasfında hataya düşülerek yazılı şekilde öldürmeye teşebbüsten hüküm kurulması,” [77]
Söz konusu mesafe belirlendikten sonra ilgili aracın o mesafede yaralayıcı mı öldürücü mü etkiye sahip olduğu belirlenmelidir. Bu husus özellikle soruşturma aşamasında yapılacak olan olay yeri inceleme veya yer gösterme gibi işlemler ile tam ve sağlıklı bir şekilde tespit edilebilir. Dolayısıyla ilgili makamların bu işlemleri titizlikle yapması gerekmektedir.[78]
Bununla birlikte atış mesafesi tek başına belirleyici bir kriter değildir. Söz konusu kriter her zaman isabet ve diğer faktörlerle birlikte değerlendirilmelidir.
Kastın tespit edilmesi aşamasında olay yerinin özellikleri de son derece önem arz etmektedir. Olayın gerçekleştiği yer dar bir yerse bu alanda meydana gelen silah atışı mecburen alanın genişliğine göre belirlenecektir. Nitekim Yargıtay da, gazinoda gerçekleşen ateşli silahla vurulma sonucu ölüm meydana gelmesi olayında, “yapılan keşif sonucuna göre bar içerisinde bulunan maktul ve mağdurun isabet almasının mutlak ve kaçınılmaz olması karşısında” diyerek doğrudan kast ile öldürmenin mevcut olduğunu belirtmiştir.[79]
BU ÖLÇÜTLERİN KULLANILMASI
Yukarıda sayılan ölçütler alternatif ölçütler olmadığı gibi, hepsinin aynı olayda gerçekleşmesi biçiminde zorunlu unsurlar da değildir. Bu ölçütler sınırlı sayıda değildir, geliştirilebilir ve değiştirilebilir niteliktedir.[80]Eğer bu kriterlerin sonucunda da failin kastı tam olarak belirlenemiyorsa ‘şüpheden sanık yararlanır’ ilkesi gereği failin sorumluluğu yaralama suçundan doğacaktır.Yargıtay Ceza Genel Kurulu ilgili kararında bu ilkeyi tanımlamıştır:
“Latince 'in dubio pro reo' olarak ifade edilen ve masumiyet (suçsuzluk) karinesinin bir uzantısı olan 'şüpheden sanık yararlanır ilkesi' ceza yargılaması hukukunun evrensel nitelikteki önemli ilkelerinden biridir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkûmiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, teorik de olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. Anayasanın 38/4. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2. maddelerinde düzenlenmiş bulunan suçsuzluk karinesi, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçsuz sayılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu karine uyarınca, suçsuz olduğu varsayılan kişinin suçlu kabul edilmesi için kesin hükümle mahkum olması, mahkumiyet için de fiilin ispatlanması, yani şüphenin bertaraf edilmesi gerektiğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi suçsuzluk karinesinin bir uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Prof. Dr. Hakan Hakeri; Şüpheden Sanığın İstifade Etmesi İlkesini, 'Mahkeme, Muhakeme Hukuku açısından kullanılmasına izin verilen bütün delilleri dinlediği halde, maddi mesele hakkındaki şüphesini yenemezse, suç fiilini sanığın lehine olacak şekilde karara bağlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2. maddesindeki 'suçsuzluk karinesi', şüpheden sanığın faydalanmasını gerektirir' şeklinde özetledikten sonra; şüpheden sanık yararlanır kuralının anlamını şu şekilde açıklamıştır.
'Şüpheden sanık yararlanır' ilkesi, ceza yargılaması hukukunda geçerli olan ve mevzuatımızda yazılı olarak hükme bağlanmamış bulunan bir ispat kuralıdır. Buna göre, bir suç işlediği iddiasıyla yargılanan kimse hakkında mahkûmiyet kararının verilebilmesi için, o kimsenin o suçu işlediğinin yüzde yüz oranında kesin olması, ispatlanmış bulunması gerekir. Bu noktadaki yüzde birlik şüphe dahi, sanığın beraat etmesine yol açar.
Böylece masum bir kimsenin cezalandırılmasındansa, suçlu bir kimsenin serbest bırakılması daha üstün tutulmaktadır. Nitekim jüri sisteminin bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde jürinin tek görevi, sanığın suçu işleyip işlemediği konusunda, yani ispat hususunda karar vermektir. Jüri 11 üyeden oluşmaktadır ve bir kimsenin suçu işlediğine karar verilebilmesi için 11 üyeden, 11'inin de sanığın suçu işlediğine kanaat getirmesi gerekir. 10 üye sanığın suçu işlediği; ancak bir üye işlemediği yönünde oy kullandığı takdirde, sanığın beraatına karar verilir. Bu örnek, şüphenin yüzde yüz oranında yenilmemesi dolayısıyla, sanığın beraatına karar verilmesi gerektiğini göstermektedir.”[81]
Yargıtay’ın da pek çok kararında bu ilkeye gerekli önemi verdiği açıkça görülmektedir:
“Olay günü, yanlarında bulunan tanık ... ile birlikte alkol alan mağdurlar; ... ve ..., almış oldukları alkolün de etkisi ile daha önceden ... hakkında dedikodu yaydığını düşündükleri sanığın evine gelerek konuşmak istedikleri, konuşmanın kavgaya dönüştüğü, sanığın, evde kız arkadaşı olduğunu söyleyerek mağdurları gönderdiği, ancak mağdurların yeniden sanığın evine geldikleri, ... elindeki sopa ile tehditte bulunması üzerine, sanığın 300 metre ilerdeki abisinin çalıştığı yerden aldığı bıçakla mağdurları yaraladığı olayda; hareketli kavga ortamında mağdurun özellikle hayati bölgelerinin hedef alındığını gösterir, her türlü şüpheden uzak yeterli ve kesin delil bulunmadığı anlaşılmakla, sanık hakkında kasten yaralama suçundan hüküm kurulması yerine yazılı şekilde suçun nitelendirilmesinde yanılgıya düşülerek kasten öldürme suçuna teşebbüsten hüküm kurulması, bozmayı gerektirmiş olup…”[82]
“ SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
1- ) Kahramanmaraş 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.11.2012 gün ve 223-3763 sayılı direnme hükmünün;
a- ) Kasten öldürme suçuna ilişkin olarak, sanık A. Ö.'in sanık Y. katılanlara yönelik teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme eylemine yardım eden olarak katıldığı hususunun şüphe boyutunda kaldığının gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,”[83]
SONUÇ
Kişinin en temel hakkı, yaşama ve vücut bütünlüğünün korunması hakkıdır. Çalışma konumuz ise bu haklardan mutlaka birinin ihlal edildiği; ancak hangisinin ihlal edildiğinin suç kastı yönünden tespiti üzerine inşa edilmiştir.[84]
Suç işleyen veya suç işlemek maksadıyla icra hareketlerine başlamış olan failin kastının belirlenmesi esasen iç dünyasına ilişkin bir problem olmakla birlikte gerekli olan ceza tayinini yapmak açısından önem arz etmektedir. Her ne kadar kastın belirlenmesine yönelik birtakım yol gösterici kriterler koyuluyor olsa da bunlar gerçek hayatta her zaman yeterli olmamaktadır.
Gerçekten de failin saikinin belirlenmesi oldukça zordur. Gerek yargı kararları gerek doktrin görüşlerine başvurulsa da her zaman somut olay ve somut olayın özellikleri birincil kriter olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla yukarıda sözü edilen kriterler yol gösterici nitelikte olmakla birlikte ‘her somut olayda başvurulması gerekmektedir’ gibi bir zorunluluk arz etmektedir. İlgili olayın özelliklerine göre uygulanabilir olanlar uygulanarak kastın hangi suça yönelik olduğunun tayini yapılmalıdır. Bazen tek kriter bu belirlemeyi yapmaya yeterken bazen de birden fazlasının uygulanmasıyla bir sonuca varılmaktadır.
Ceza yargılamasında, özel hukuk yargılamasında olduğu gibi bir ispat külfeti bulunmamaktadır. Ceza yargılamasının hiçbir süjesi ispat külfeti ile yükümlendirilmemiştir. Kastın ispat edilmesi tamamen delilleri serbestçe ve doğrudan doğruya değerlendirecek olan mahkemenin davayı şekillendirme yetkisi kapsamında değerlendirilmesi gereken bir husustur.[85]
Bu noktada da gündeme ‘şüpheden sanık yararlanır’ ilkesi gelmektedir. Bu ilke gereğince ispat edilemeyen ve şüphe doğuran hususlarda failin lehine yorum yapma zorunluluğu doğmaktadır. Hiçbir şekilde karinelerden veya kastın ispatının zorluğundan hareketle yaklaşık ispat yeterli görülerek failin kastının öldürmeye yönelik olduğu yönünde kanunda olmayan bir objektif sorumluluk hali meydana getirilmemelidir.[86]
Bu sebeple failin kastının öldürmeye yönelik olduğunun ispat edilemediği durumlarda, kasten öldürmeye teşebbüse nazaran daha az ceza gerektiren ve fail lehine olan yaralamadan ceza tayini yapılması gerekmektedir. Somut olayın özelliklerine göre basit yaralama (m.86) yahut neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralamadan (m.87/1,2,3) hüküm kurmak gereklidir.
Prof. Dr. Kemal GÖZLER’in deyimiyle; hukuk, ancak Öklid’in teoremleri misali, doğruluğu apaçık olan ilkelerin geliştirildiği ve bu ilkelerin bütün hukukçular tarafından benimsenip standart olarak uygulandığı gün 'bilim' olma sıfatını hak edecektir. İşte ancak o gün, hukuk problemleri bütün hukukçular tarafından aynı şekilde çözümlenecektir. Böyle bir sistemde mahkeme kararları da önceden doğru olarak tahmin edilebilecektir. İşte ancak böyle bir sistemde, hukuk güvenliği ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesi gerçekleşmiş olacaktır.
Konumuzun da gelişmeye ve geliştirilmeye açık olduğu ortadadır. Nitekim bu gelişmeleri sağlayacak olanlar da yine hukukçulardan başkası olmayacaktır. Çalışmamızın hukukun bilim olma sıfatını hak etmesi yolunda bir adım olmasını umuyoruz ve hukuki devlet ilkesini sağlanmasında yardımcı olmasını ümit ediyoruz.
EVRİM AYŞE AYDOĞAN
ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ 4. SINIF ÖĞRENCİSİ
[1] APAYDIN, Cengiz; Ceza Hukukunda Kusurluluk, Ankara, Seçkin, 2018, s.7.
[2] Sulhi DÖNMEZER ve Sahir ERMAN; Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İstanbul, Beta, 1999, s.209.
[3] Sulhi DÖNMEZER ve Sahir ERMAN; Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İstanbul, Beta, 1999, s.216.
[4] APAYDIN, Cengiz; Ceza Hukukunda Kusurluluk, Ankara, Seçkin, 2018, s.10.
[5] Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2022/9-51, K. 2022/141, T. 3.3.2022
[6]Mahmut GÖKPINAR, CEZA SORUMLULUĞUNUN TEMELİ: “KAST”, TBB Dergisi, Sayı 79, 2008, s. 199-233
[7] Nur CENTEL, Türk Ceza Hukukuna Giriş, İstanbul, Beta, 2002, s.343
[8] Nur CENTEL, Türk Ceza Hukukuna Giriş, İstanbul, Beta, 2002, s.346
[9]Toroslu, a. g. e., s. 181
[10] YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ, E. 2022/449, K. 2022/3828, T. 17.3.2022
[11] Nur CENTEL, Türk Ceza Hukukuna Giriş, İstanbul, Beta, 2002, s.346
[12] Nur CENTEL, Türk Ceza Hukukuna Giriş, İstanbul, Beta, 2002, s.349
[13] Sulhi DÖNMEZER ve Sahir ERMAN; Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İstanbul, Beta, 1999, s.234.
[14] YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ, E. 2021/12105, K. 2021/15162, T. 21.12.2021
[15] YARGITAY CEZA GENEL KURULU, E. 2019/1-314, K. 2021/373, T. 9.9.2021
[16] Adem PALUT, Kasten Adam Öldürme Suçu, Ankara, Adalet, 2019, s.107
[17] YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 25.03.1963, E. 1/22, K.11
[18] YARGITAY 1.CEZA DAİRESİ, 16.04.1985, E. 1985/849, K. 1985/3135
[19] Nur CENTEL, Türk Ceza Hukukuna Giriş, İstanbul, Beta, 2002, s.407-408
[20] Türkan YALÇIN ve Timuçin KÖPRÜLÜ, Ceza Hukuku Genel Hükümler Uygulamalı Çalışmaları, Ankara, Savaş, 2019, s.427
[21] Nur CENTEL, Türk Ceza Hukukuna Giriş, İstanbul, Beta, 2002, s.440-441
[22] Türkan YALÇIN ve Timuçin KÖPRÜLÜ, Ceza Hukuku Genel Hükümler Uygulamalı Çalışmaları, Ankara, Savaş, 2019, s.432
[23] Türkan YALÇIN ve Timuçin KÖPRÜLÜ, Ceza Hukuku Genel Hükümler Uygulamalı Çalışmaları, Ankara, Savaş, 2019, s.432
[24]Nur CENTEL, Türk Ceza Hukukuna Giriş, İstanbul, Beta, 2002, s.434
[25] Salih KOCALAR ve Yunus BİÇEN, Kasten Yaralama Suçu Örneğinde Genel Hükümler, Ankara, Seçkin, 2019, s.135
[26] İlhan ÜZÜLMEZ, Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar, 2013, s.11
[27] Salih KOCALAR ve Yunus BİÇEN, Kasten Yaralama Suçu Örneğinde Genel Hükümler, Ankara, Seçkin, 2019, s.136
[28] Fatih BİRTEK, Kasten Öldürmeye Teşebbüs ve Kasten Yaralama Suçlarının Manevi Unsur Bakımından Ayırt Edilmesi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, c.58, s.2, 2009, s.250
[29] Nur CENTEL ve Hamide ZAFER ve Özlem ÇAKMUT, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, İstanbul, Beta, 2007
[30] Salih KOCALAR ve Yunus BİÇEN, Kasten Yaralama Suçu Örneğinde Genel Hükümler, Ankara, Seçkin, 2019, s.157
[31] Salih KOCALAR ve Yunus BİÇEN, Kasten Yaralama Suçu Örneğinde Genel Hükümler, Ankara, Seçkin, 2019, s.159
[32] Fatih Birtek, Kasten Öldürmeye Teşebbüs ve Kasten Yaralama Suçlarının Manevi Unsur Bakımından Ayırt Edilmesi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:58, Sayı:2, 2009, s.252
[33] M.Emin ARTUK ve Ahmet Gökcen vd., Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara, Adalet, 2017
[34]M.Emin ARTUK ve Ahmet Gökcen vd., Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara, Adalet, 2017
[35]M.Emin ARTUK ve Ahmet Gökcen vd., Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara, Adalet, 2017
[36] YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 02.03.2010, E. 2009/1-52, K.2010/46
[37] Mustafa Centel, Kişilere Karşı Suçlar, Ankara, Adalet, 2018
[38] Cengiz OTACI, Genel Hükümlerle Bağlantılı Olarak Kasten İnsan Öldürme Suçu, Ankara, Seçkin, 2009, s.218
[39] “Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre, olay günü yol verme meselesi yüzünden sanık ve tanık ...’in karşılıklı küfürleştikleri daha sonra sanığın olay yerinden ayrılarak olay yerine yakın düğün yerine gittiği, tanık ...’in sanığın aracını görmesi üzerine araca tekrar yaklaştığı, şahıslar arasında yeniden tartışma ve küfürleşmenin yaşandığı, tanık ...’in sanığın bacağına tekme attığı etrafta bulunanların tanık ...’i uzaklaştırmaya çalıştıkları sırada tanık ...’in arkadaşı olan maktulün küfür ederek sanığa doğru yöneldiği anda sanığın bıçakla mağdurun batın bölgesine bir kez vurduğu, bıçak darbesi sonucu mide, mesenter ve vena kava inferiorun kesildiği, maktulün iç organ yaralanmasından gelişen iç kanama sonucu öldüğü anlaşılan olayda…” Y.1.CD, 27.11.2017, 2016/3804 E. , 2017/4326 K.
[40] “Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre, katılan sanık ... ile katılan sanık ... arasında, Durmuş Ali'nin işlettiği çay ocağındaki çay ücreti konusunda tartışma çıktığı, bir süre sonra olay yerine gelen katılan sanık ...'nin kardeşi katılan sanık ...'in de tartışmaya dahil olduğu, tartışma sırasında tarafların silahlarını çekerek birbirlerine ateş etmeleri sonucu katılan sanık ...'ın çekum ön ve arka duvarda perforasyona neden olacak, vertebra korpusunda kırık oluşturacak ve hayati tehlike geçirecek şekilde yaralandığı, katılan sanıklar Durmuş Ali ve Hayrettin'in ise isabet almamaları nedeniyle yaralanmadıkları anlaşılan olayda,” Y. 1.CD, 13.12.2017, 2016/4796 E. , 2017/5022 K.
[41]Yargıtay, Ceza Genel Kurulu, E. 2019/379, K. 2020/352, T. 7.07.2020
[42]Mustafa ARTUÇ, Kişilere Karşı Suçlar, Ankara, Adalet, 2018
[43] Y.1.CD, 25.10.2021, 2021/10994 E. , 2021/13553 K.
[44] Adem PALUT, Kasten Adam Öldürme Suçu, Ankara, Adalet, 2019, s.109
[45]Yargıtay, Ceza Genel Kurulu, E. 2007/269, K. 2008/1, T. 22.01.2008
[46]Mustafa ARTUÇ, Kişilere Karşı Suçlar, Ankara, Adalet, 2018
[47] Y.CGK, 27.11.2001, 2001/264 E. , 2001/277 K.
[48]Yargıtay, Ceza Genel Kurulu, E. 2002/55, K. 2002/220, T. 26.03.2002
[49]Yargıtay, 1. Ceza Dairesi, E. 2014/5703, K. 2015/2991, T. 7.05.2015
[50] Erhan GÜNAY, İnsan Öldürme ve Yaralama Suçlarında Faildeki Kast, Ankara, Seçkin, 2020, s.24
[51] Adem PALUT, Kasten Adam Öldürme Suçu, Ankara, Adalet, 2019, s.112
[52]Cengiz OTACI, Genel Hükümlerle Bağlantılı Olarak Kasten İnsan Öldürme Suçu, Ankara, Seçkin, 2009, s.216
[53]Mustafa Serdar ÖZBEK, “KASTEN ÖLDÜRME SUÇUNA TEŞEBBÜS İLE KASTEN YARALAMA SUÇUNDA FAİLİN KASTININ BELİRLENMESİNE İLİŞKİN BİR VAKIA TAHLİLİ”, Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 65(4) 2016, s.3551
[54]Cengiz OTACI, Genel Hükümlerle Bağlantılı Olarak Kasten İnsan Öldürme Suçu, Ankara, Seçkin, 2009, s.216
[55] YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2018 / 27 E, 2019 / 644 K, 7.11.2019 T.
[56] YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2018 / 291 E, 2018 / 380 K, 27.09.2018 T.
[57] Erhan GÜNAY, İnsan Öldürme ve Yaralama Suçlarında Faildeki Kast, Ankara, Seçkin, 2020, s.26
[58]Cengiz OTACI, Genel Hükümlerle Bağlantılı Olarak Kasten İnsan Öldürme Suçu, Ankara, Seçkin, 2009, s.217
[59]Yargıtay CGK’nın 16.11.1987 tarih 344/542 sayılı (Hakeri, a.g.e., s. 33).
[60] YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2013 / 395 E, 2014 / 28 K, 4.02.2014
[61] Erhan GÜNAY, İnsan Öldürme ve Yaralama Suçlarında Faildeki Kast, Ankara, Seçkin, 2020, s.20
[62]Erhan GÜNAY, İnsan Öldürme ve Yaralama Suçlarında Faildeki Kast, Ankara, Seçkin, 2020, s.26 atfıyla A.PARLAR/M.HATİPOĞLU
[63]Cengiz OTACI, Genel Hükümlerle Bağlantılı Olarak Kasten İnsan Öldürme Suçu, Ankara, Seçkin, 2009, s.216
[64]1. CD 11.06.2015, 3931/3815 (özel arşiv) / Mustafa Serdar ÖZBEK, “KASTEN ÖLDÜRME SUÇUNA TEŞEBBÜS İLE KASTEN YARALAMA SUÇUNDA FAİLİN KASTININ BELİRLENMESİNE İLİŞKİN BİR VAKIA TAHLİLİ”, Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 65(4) 2016, s.3558
[65] Adem PALUT, Kasten Adam Öldürme Suçu, Ankara, Adalet, 2019, s.125
[66] YCGK, 2006 / 97 E, 2006 / 132 K, 2.05.2006 T.
[67]Y.CGK, 28.02.2012, 2011 / 692 E, 2012 / 60 K.
[68]Yargıtay, Ceza Genel Kurulu, E. 2015/631, K. 2016/391, T. 1.11.2016
[69]Cengiz OTACI, Genel Hükümlerle Bağlantılı Olarak Kasten İnsan Öldürme Suçu, Ankara, Seçkin, 2009, s.217
[70] Ceza Genel Kurulu 2016/1193 E. , 2016/356 K.
[71]Yargıtay, 1. Ceza Dairesi, E. 2009/6716, K. 2013/809, T. 31.01.2013
[72]Yargıtay, 1. Ceza Dairesi, E. 2012/479, K. 2012/1803, T. 14.03.2012
[73]Yargıtay, 1. Ceza Dairesi, E. 2014/3764, K. 2014/6030, T. 9.12.2014
[74]Yargıtay, Ceza Genel Kurulu, E. 2017/492, K. 2019/555, T. 24.09.2019
[75]Cengiz OTACI, Genel Hükümlerle Bağlantılı Olarak Kasten İnsan Öldürme Suçu, Ankara, Seçkin, 2009, s.217-218
[76]Cengiz OTACI, Genel Hükümlerle Bağlantılı Olarak Kasten İnsan Öldürme Suçu, Ankara, Seçkin, 2009, s.216-217
[77]Y. 1. CEZA DAİRESİ, 2008 / 7124 E. ,2012 / 758 K.
[78] Adem PALUT, Kasten Adam Öldürme Suçu, Ankara, Adalet, 2019, s.117
[79] Y.1.CD, 19.04.2017, 2016/1271 E, 2017/1323 K
[80]Mustafa ARTUÇ, Kişilere Karşı Suçlar, Ankara, Adalet, 2018
[81]Yargıtay, Ceza Genel Kurulu, E. 2017/406, K. 2018/458, T. 23.10.2018
[82] YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ, 16.10.2017, 2016 / 1631 E, 2017 / 3263 K.
[83]Yargıtay, Ceza Genel Kurulu, E. 2013/824, K. 2015/78, T. 31.03.2015
[84]KACAR ERCAN, Işıl: “ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS ve KASTEN YARALAMA SUÇU BAĞLAMINDA KASTIN TESPİTİ”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İSTANBUL – 2019
[85] BİRTEK, Fatih: “Kasten Öldürmeye Teşebbüs ve Kasten Yaralama Suçlarının Manevi Unsur Bakımından Ayırt Edilmesi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 58, S. 2, 2009
[86] BİRTEK, Fatih: “Kasten Öldürmeye Teşebbüs ve Kasten Yaralama Suçlarının Manevi Unsur Bakımından Ayırt Edilmesi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 58, S. 2, 2009